TÜRK-İSLAM BİRLİĞİ EKONOMİSİ

İslam ahlakının yaşanmasıyla, ekonominin ve buna bağlı tüm toplumsal sorunların nasıl düzeleceğini ele aldığımız bu bölümde konuyla ilgili çok farklı bilgiler göreceksiniz. Belki de olayları hiç düşünmediğiniz şekilde düşünecek, kavrayış açınızda büyük değişiklikler yaşayacaksınız. İman eden, Kuran’a göre düşünen ve Allah’ın kaderine ve üstün aklına tevekkül edenler için bu bilgiler son derece kıymetlidir.

 

  • Peygamberlerin Dönemlerinde Yaşanan Ekonomik Refah

    Kuran ahlakına yabancı olan insanlar, müminlerin cömertliğini kavrayamazlar. İman edenler, Kuran ahlakının bir gereği olarak ihtiyaçlarından arta kalanını başkaları için cömertçe harcarlar. Allah'ın Müslümanlar üzerindeki sonsuz rahmetini kavrayamayan kişiler ise, ihtiyaçlarından arta kalanını Allah'ın rızasını kazanmak için infak eden müminlerin, bu durumdan dolayı mağdur olacaklarını veya zenginliklerinin azalacağını zannederler. Oysa bu insanlar Allah'ın Kuran'da bildirdiği önemli bir sırdan habersizdirler. Allah yolunda harcanan herşey, kat kat artarak müminlere hayır, güzellik, bereket ve ecir olarak döner. Müminler tüm sahip olduklarını Allah'ın en razı olacağı şekilde kullanırlar ve Allah bunun karşılığında onlara ahirette güzel bir ecir ve dünyada da en güzel ve en temiz nimetleri vaat eder. Mümin ne kadar harcarsa Rahman ve Rahim olan Allah ona kat kat fazlasını bir karşılık olarak lütfeder. Allah salih olan kullarını dünyada ve ahirette güzel bir yaşamla yaşatacağını şöyle bildirir:

    Sizin yanınızda olan tükenir, Allah'ın Katında olan ise kalıcıdır. Sabredenlerin karşılığını yaptıklarının en güzeliyle biz muhakkak vereceğiz. Erkek olsun, kadın olsun, bir mümin olarak kim salih bir amelde bulunursa, hiç şüphesiz biz onu güzel bir hayatla yaşatırız ve onların karşılığını, yaptıklarının en güzeliyle muhakkak veririz. (Nahl Suresi, 96-97)

    Tüm mülkün sahibi olan Allah'tır ve Allah Kuran'ın birçok ayetinde salih insanlara ve kendisine verdiği nimetlere şükredenlere, zenginlik ve daha hayırlı nimetler vaat etmiştir. Örneğin Allah bir ayetinde "... Eğer Allah, sizin kalplerinizde bir hayır olduğunu bilirse (görürse) size sizden alınandan daha hayırlısını verir ve sizi bağışlar. Allah bağışlayandır, esirgeyendir." (Enfal Suresi, 70) diye bildirmiştir. Allah bir başka ayetinde ise kendisine verdiği nimetlere şükreden müminleri şöyle müjdelemiştir:

    Rabbiniz şöyle buyurmuştu: "Andolsun, eğer şükrederseniz gerçekten size artırırım ve andolsun, eğer nankörlük ederseniz, şüphesiz, benim azabım pek şiddetlidir." (İbrahim Suresi, 7)

    Bu, Kuran'da müminlere bildirilen çok önemli bir sırdır. Müminler, Allah yolunda olduklarında ve tüm mallarını ve mülklerini Allah rızasını kazanmak ve Kuran ahlakının yayılması için harcadıklarında Allah'ın kendilerini bereketlendireceğini ve yaptıklarını kat kat zenginleştireceğini umarlar. Allah bir başka ayetinde Allah yolunda yapılan harcamanın getirdiği bereketi şöyle bildirir:

    Mallarını Allah yolunda infak edenlerin örneği yedi başak bitiren, her bir başakta yüz tane bulunan bir tek tanenin örneği gibidir. Allah, dilediğine kat kat arttırır. Allah (ihsanı) bol olandır, bilendir. (Bakara Suresi, 261)

    Gelecek endişesi ile mallarını harcamayanlar, biriktirip yığanlar ise büyük bir aldanış içindedirler. Çünkü onlar cömert de olsalar cimrilik de yapsalar, Allah kendileri için kaderlerinde ne kadar rızık takdir etmişse, ancak onu alacaklardır. Allah'ın dilemesi dışında bir kazanç elde etmeleri asla mümkün değildir. Allah yolunda harcama yapan kişinin ise ticaretinde, yaptığı yatırımlarda, aldığı eşyaların hepsinde bir hayır ve bereket oluşur. Allah her işini kolaylaştırır, onu ummadığı yerlerden rızıklandırır. Müslümanlar bu güzel ahlakı bir ibadet anlayışı içinde uygularlar. Asla bir karşılık beklentisinde olmazlar. Bereket ve zenginlik, Allah'ın rızasını kazanmak için, hiçbir harcamadan kaçınmayan, gelecek endişesiyle malını yığıp biriktirmeyen insanlara Allah'ın bir lütfudur. Bu sırrı peygamberlerin yaşamlarındaki örneklerle de görebiliriz.

    Allah Hz. Muhammed (SAV)'i zengin kılmıştı

    Kimi insanlar özellikle Müslümanların fakirlik, yokluk içinde ve nimetlerden yoksun kalarak yaşadıklarını zannederler. Oysa düşünülenin aksine, özellikle peygamberler Allah'ın nimetleriyle zengin ettiği, kendilerini dünyanın bereketli topraklarına yönetici kıldığı, zengin insanlardır. Hz. Muhammed (sav) de peygamberliğinin öncesinde daha farklı koşullara sahipken, daha sonra kendisine Allah tarafından maddi güç verilmiştir. Peygamber Efendimiz (sav)'in fakirken zengin ve varlıklı bir insan olmasını Allah Duha Suresi'nde şöyle bildirmektedir:

    Şüphesiz senin için son olan, ilk olandan (ahiret dünyadan) daha hayırlıdır. Elbette Rabbin sana verecek, böylece sen hoşnut kalacaksın. Bir yetim iken, seni bulup da barındırmadı mı? Ve seni yol bilmez iken, 'doğru yola yöneltip iletmedi mi? Bir yoksul iken seni bulup zengin etmedi mi? (Duha Suresi, 4-8)

    Bu zenginliği hem Hz. Muhammed (sav) hem de ona itaat eden Müslümanlar yaşamışlardır. Hz. Muhammed (sav)'in yanındaki müminlere, Kuran'da emredildiği gibi, Allah rızası için çalışmayı ve Allah rızası için harcamayı öğretmiş olması, Müslümanların hayatını çok bereketli kılmıştır. Mekke dönemi boyunca müşriklerin şiddetli baskısı altında olan Müslümanların, Allah'ın Kuran'da bildirdiği şekilde bir ekonomik düzen kurma imkanları olmamıştır. Peygamberimiz (sav), Medine'ye hicretin ardından burada İslam ahlakına uygun bir ticari sistemin gelişmesini sağlamış, "İslami Ekonomi" olarak adlandırılan yapının en güzel örneğini tesis etmiştir. Peygamberimiz (sav)'in müşriklerle ve inkarcılarla yapılan savaşlarda elde edilen ganimeti nasıl değerlendirdiği de, salih Müslümanların adaleti ve maddi imkanları en hayırlı şekilde kullanmaları konusunda çok önemli bir örnektir. Allah birçok ayetinde Hz. Muhammed (sav)'e ve yanındaki müminlere verdiği ganimetleri bildirmiş ve bu ganimetleri kullanma yetkisinin elçisine ait olduğunu haber vermiştir. Bu ayetlerden biri şöyledir:

    Sana savaş-ganimetlerini sorarlar. De ki: "Ganimetler Allah'ın ve Resulündür. Buna göre, eğer mümin iseniz Allah'tan korkup-sakının, aranızı düzeltin ve Allah'a ve Resulü'ne itaat edin." (Enfal Suresi, 1)

    Hz. Muhammed (sav), Allah'ın elçisidir ve yaşadığı dönemde en adaletli, en şefkatli, en cömert, en hayırsever insandır. Bu nedenle ganimetlerin yönetiminin O'nda bulunması çevresindekilerin de bereketlenmeleri demektir. Bu salih müminler hayatları boyunca Peygamberimiz (sav)'in yanında müşriklere ve inkarcılara karşı mücadele etmişler, canlarını ve mallarını Allah rızası için ahirete karşılık olarak satmışlar, evlerini, tüm eşyalarını, mal varlıklarını, maddi birikimlerini geride bırakarak, Peygamberimiz (sav)'le birlikte hicret etmişlerdir. Ancak tüm bu zorlukların ardından sabırlarına ve takvalarına karşılık olmak üzere Allah, onları dünyada da ganimetleriyle zengin etmiş ve üzerlerine huzur ve güvenlik indirmiştir. Ayetlerde bu konu şöyle bildirilir:

    Andolsun, Allah, sana o ağacın altında biat ederlerken müminlerden razı olmuştur, kalplerinde olanı bilmiş ve böylece üzerlerine 'güven duygusu ve huzur' indirmiştir ve onlara yakın bir fethi sevap (karşılık) olarak vermiştir. Ve alacakları birçok ganimetleri de. Allah, üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir. Allah, alacağınız daha birçok ganimetleri size vaad etti, bunu size hemencecik verdi ve insanların ellerini sizden çekti ki, (bu,) müminler için bir ayet olsun ve sizi dosdoğru bir yola yöneltsin. Ve (daha) başka (nice nimetler de, ki,) siz henüz onlara güç yetirmiş değilsiniz; (ama) gerçekten Allah, onları kuşatmıştır. Allah, her şeye güç yetirendir. (Fetih Suresi, 18-21)

    Allah, sahip oldukları herşeyi geride bırakarak hayatları boyunca Peygamberimiz (sav)'in yanında kalan müminleri dünya ve ahiret nimetleriyle müjdelemektedir. Bu insanlar ne fakirlik endişesine kapılmışlar ne de "açıkta kalırım", "yokluk yaşarım" gibi dünyevi korkular duymuşlardır. En doğru olanın Allah'ın istediği gibi davranmak olduğuna inanmışlardır. Buna karşılık olarak bıraktıklarıyla kıyaslanamayacak güzellikte ve bollukta imkanlarla nimetlendirilmişlerdir. Arkalarında evlerini, işlerini, ticaretlerini, tüm mallarını, bağlarını, bahçelerini bırakmışlarsa bunların kat kat güzeliyle karşılık bulmuşlardır. Allah müminlerin eriştikleri bu güzellikleri bir ayetinde şöyle bildirir:

    Allah yolunda hicret eden, yeryüzünde barınacak çok yer de bulur, genişlik (ve bolluk) da. Allah'a ve Resulü'ne hicret etmek üzere evinden çıkan, sonra kendisine ölüm gelen kişinin ecri şüphesiz Allah'a düşmüştür. Allah, bağışlayıcıdır, esirgeyicidir. (Nisa Suresi, 100)

    Asr-ı Saadet Döneminde Yaşanan Huzur ve Refah

    Milattan sonra 7. yüzyılın başında Arabistan, dünyanın en karmaşık bölgelerinden biriydi. Yarımadada pekçok farklı kabile yaşıyordu ve her birinin taptığı farklı putlar vardı. Bu putlar uğruna birbirleriyle savaşır, kan döker, hatta çocuklarını bile öldürürlerdi. Ahlaki kıstasları da son derece çarpıktı: Sevgi değil nefret, merhamet değil acımasızlık makbul görülürdü. Kadınlar aşağı varlıklar sayılır, fakirler ve köleler alabildiğine ezilirdi.

    O dönemde Arabistan'da, özellikle de Mekke'nin toplumsal düzeninde, birçok sorunlar vardı. "Cahiliye dönemi" olarak adlandırılan İslamiyet'ten önceki bu zamanda, ırklar ve dinler arasında çok şiddetli bir ayrım ve bu ayrımdan kaynaklanan huzursuzluklar, farklı dinlere mensup kavimler arasında hoşgörüsüz bir ortam, aşiret kavgaları, adaletsiz bir ekonomik düzen, yağmalamalar, zengin ve fakirler arasında çok büyük uçurumlar ve daha pek çok adaletsiz uygulamalar mevcuttu. Adalet sağlanamıyor, zayıf olanlar gücü ve parası olanlar tarafından olabildiğince eziliyor, insanlara ırkları, dinleri ve dilleri yüzünden zulmediliyordu. İnsanlar karın tokluğuna çok ağır şartlar altında çalıştırılıyor, adeta eziyet görüyorlardı.

    Ticaret hayatında da faiz sisteminin getirdiği ağır yük altında gücü az olan yok oluyor, zengin olan ise aşırı bir tüketime yöneliyordu. Hatta bu ahlaksızlıklardan bazıları gelenekselleşmişti. Örneğin ticaret kervanlarına baskın yaparak yolcuları yağmalayan cahiliye devri Arapları, elde ettikleri ganimetleri ucuz fiyata piyasaya sürerek fiyatları etkilerlerdi. Bazen de ellerindeki malları özellikle saklayarak karaborsa piyasası oluştururlardı.

    Ama tüm bu karanlık ve kanlı dünya, büyük bir mucizeyle birkaç on yıl içinde tamamen değişti. Bu büyük mucize, Allah'ın insanlara yol gösterici olarak indirdiği Kuran-ı Kerim'dir. Allah Kuran'ı son peygamberi Hz. Muhammed (sav)'e vahyetti. Peygamberimiz (sav) bir mağarada iken ona gelen ilk vahiyde, Allah şöyle buyuruyordu:

    Oku, Yaratan Rabbin adıyla.

    O, insanı bir alak'tan yarattı.

    Oku, Rabbin en büyük kerem sahibidir;

    Ki O, kalemle yazmayı öğretendir.

    İnsana bilmediğini öğretti. (Alak Suresi, 1-5)

    Bu İlahi emirle birlikte, karanlık bir cehalet ve kanlı bir şiddet döngüsü içindeki Araplar, ilk kez okumaya ve düşünmeye davet edildiler. Bu, insanlık tarihinin gördüğü en büyük kültürel ve ekonomik yükselişin de başlangıcı oldu.

    Peygamberimiz (sav) İslam'ı Arabistan'ın en büyük kenti olan Mekke'de anlatmaya başladı. Mekkeliler, Hz. İbrahim'in Allah'a ibadet için inşa ettiği, ancak sonra dejenere edilerek putperest bir tapınağa dönüştürülen Kabe'nin koruyucularıydılar. Kabe'nin içine doldurulan yüzlerce put, Mekkelilerin hem sapkın inançlarının sembolü hem de geçim kaynağıydı. Bu putlara adaklar sunar, etraflarında dans eder, söyledikleri şarkılarla onların beğenisini kazanacaklarını sanırlardı. Ama gerçekte, kendi elleriyle yaptıkları bu taş ve tahta parçalarına tapmakla, büyük bir akılsızlık yapmaktaydılar. Allah Kuran'da puta tapan insanlara şöyle seslenmektedir:

    Ey insanlar, size bir örnek verildi; şimdi onu dinleyin. Sizin, Allah'ın dışında tapmakta olduklarınız -hepsi bunun için bir araya gelseler dahi- gerçekten bir sinek bile yaratamazlar. Eğer sinek onlardan bir şey kapacak olsa, bunu da ondan geri alamazlar. İsteyen de güçsüz, istenen de. (Hac Suresi, 73)

    Mekke'nin önde gelenleri Hz. Muhammed (sav)'in getirdiği hak dinden yüz çevirdiler. Kendilerine gerçeği getirmiş olan Peygamber (sav)'e düşman oldular. Planlar kurarak onu önce yolundan döndürmeye, sonra korkutmaya ve sonunda da öldürmeye çalıştılar. Peygamberimiz (sav)'e inanan pek çok Müslümana sinsi gece baskınlarıyla saldırdılar.

    Ancak Allah, Müslümanlara bir kurtuluş yolu açtı. İlk vahiyden 13 yıl sonra, Müslümanların şiddetli baskılara maruz kaldıkları sırada Mekke'nin kuzeyindeki Yesrib adlı bir başka şehrin önde gelenleri, Müslümanları şehirlerinde yaşamaya davet etti. Peygamberimiz (sav) davete uyarak bu kente göç yani hicret etti. Adı sonradan Medine olarak anılacak bu şehir, İslam'ın yeni merkezi oldu. Hz. Peygamber (sav), kentteki Yahudiler ve Müslüman olmayan Araplarla bir anlaşma imzaladı. Bu sayede Medine'de farklı inanç toplumlarını barış içinde yaşatacak adil bir düzen kuruldu.

    Bundan sonraki 5 yıl içinde, Medineli Müslümanlar ile Mekkeli putperestler arasında 3 büyük savaş yaşandı. Mekkeli putperestler, kendi akıllarınca tüm Müslümanları katletmek ve İslam'ı yeryüzünden silmek hayaliyle saldırdılar. Müslümanlar ise kendilerini ve dinlerini korumak için savaştılar. Bu savaşların hepsinde Müslümanlar, savunmasız insanların haklarına büyük özen gösterdiler. Hiç bir zaman zulüm işlemediler, çünkü Allah tüm inananlara şöyle emretmektedir:

    Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda savaşın, ancak aşırı gitmeyin. Elbette Allah aşırı gidenleri sevmez. (Bakara Suresi, 190)

    Arap adetleri, savaşta esir alınan herkesin öldürülmesini gerektirirdi. Oysa Peygamber Efendimiz (sav), Allah'ın vahyettiği hükümler gereğince esirlere iyi davranılmasını, Müslümanların kendi yemeklerinden onlara da vermelerini emretti. Esir alınan insanlardan istenen tek şey ise, eğer okuma-yazma biliyorlar ise bunu bilmeyen Müslümanlara öğretmeleriydi. Arabistan toprakları, belki binlerce yıldır ilk kez merhamete, bağışlayıcılığa ve medeniyete tanık oluyordu.

    Yıllar ilerledikçe, İslam'ın adaleti ve yüksek ahlakı, Arabistan'da dalga dalga yayıldı. Müslümanların adaleti, mertliği ve kararlılığı, pekçok Arap kabilesinin İslam'a girmesini sağladı. Karşı konulamaz bir güce ulaşan İslam ordusu, 630 yılında Mekke'ye yürüdü. Mekke'nin putperestleri, yaptıkları onca zalimlikten sonra, Müslümanların kendilerinden intikam alacağından korkuyordu. Çünkü Araplar'ın adetlerine göre, bir savaşta yenilen kabilenin erkekleri kılıçtan geçirilir, kadın ve çocukları köle yapılırdı. Mekke'nin putperestleri, başlarına bunun geleceğinden emindiler. Ama Allah'ın sonsuz merhameti, Resulü'nün üzerinde tecelli ediyordu. Peygamberimiz (sav) hiçbir Mekkeli'den intikam alınmayacağını ve kimsenin Müslüman olmak için zorlanmayacağını ilan ettirdi.

    Peygamber Efendimiz Mekkelileri cezalandırmaya değil, onları batıl inançlardan kurtarmaya gelmişti. Kenti alan Müslüman ordusu doğrudan Kabe'ye yöneldi. Ardından Peygamber Efendimiz Kutsal Mabede girdi ve içindeki putları bir bir parçaladı. Bu putlarla birlikte, onlar adına yapılan tüm zulüm, adaletsizlik, barbarlık ve vahşet de yok ediliyordu. Kuran ahlakıyla eğitilen Arabistan'da, cahiliye döneminin tüm haksızlıkları, sömürüleri, kan davaları ortadan kaktı. İnsanlar arasında saygı, sevgi, merhamet ve adalete dayalı bir düzen kuruldu. Bu nedenle sonraki kuşaklar arasında, bu dönem "asr-ı saadet" yani "mutluluk devri" olarak anılmaya başlandı.

 

ANASAYFA